2019

Saat Dokuz Suları

Sedef Pehlivan

Yıpranmış bir şehrin sokaklarını kovalıyorum zihnimde. Bir gün bulacağımı umuyorum. Gece kaçıyorum şehirlerden. Kaçak bir göçebe gibi. Puslu bir soğuk, havada süzülüyor. Beyaz insan suretleri görüyorum ve hepsi de bulanık. Sarı sokak ampulleri bir bir patlıyor. Ellerimle etrafı yokluyorum. Gece avuçlarıma doluyor. Hissedemiyorum. Elimde bir çift siyah, deri eldiven. Eldivenleri görünce uyanıyorum. Her gece aynı rüyayı görüyorum. Her gece daha da yersiz yurtsuz biri oluyorum. Sanki her gece şehri terk edip geri geliyorum.

Sırtım ağrıyor. Yine koltukta uyumuşum. Saat dokuzu gösteriyor. Solumda küçük pencerem. Bir yaz akşamı serinliği, kısa tül perdeyi havalandırıyor. Perde burnuma dokunuyor. Sonra alnımı sıyırıp sinsice geri çekiliyor. Huylanıyorum. Mutfaktan tıkırtılar geliyor. Yine fare girdi anlaşılan. Kalkıp bakmam gerek. Ama kalkmak istemiyor canım. Saat dokuz olmuş. Evde kötü bir koku var. Masanın üzerinden bana bakan bulaşıklardan geliyordur. Göğsümde bir ağrı. Yemeği fazla kaçırdım. Çıkıp yürüsem geçer. Arada böyle sıkıştırır kalbim. Yemeği fazla kaçırınca. En son ne zaman yediğimi hatırlamıyorum.

Televizyonu açsam diyorum. Ama kumanda görünürde yok. Kalkmak istemiyorum. Tavana bakıyorum televizyon yerine. Birkaç sinek görüyorum. Birinin alnıma konduğunu hissediyorum. Sesleri rahatsız ediyor. Ama kolumu bile kaldırmak istemiyorum. Gözlerim çatlaklarla dolu tavanı izlemeye devam ediyor. Tavandan, avizenin olması gereken yerden bir ip sarkıyor. Kablo değil, kalınca bir ip. Ucu halka haline getirilip bağlanmış. Kıpırtısızca duruyor, sanki sessizce haykırıyor. Bu yeni bir rüyadır belki de. Uzun zamandır yatıyorum. Saat dokuz. Saat uzun zamandır dokuz. Günü bilmiyorum, ayı da öyle. Yatıyorum, sırtüstü. Sırtım çürüyor. Kötü koku sırtımdan yayılıyor, kabul ediyorum.

Pencereden bakıyorum. Sadece gökyüzünü görebiliyorum. Ketum bir gri alaşağı etmiş yıldızları. Sabah oluyor. Saat hâlâ dokuz. Saat durmuş demek ki. Açılan kepenklerin seslerini duyuyorum. Alt kattaki bakkal karşıdaki peynirciye bağırıyor. Şimdi peynirci biraz peynir getirecek, bakkal da ekmek. Kahvaltı yapacaklar. Kepenk açan diğer esnaflar katılacak onlara. Kamyon yaklaşıyor, motorunun sesi dar sokakta yankılanıyor. Mobilyacı yeni mallar getiriyor anlaşılan. Biraz doğrulup bakmak istiyorum. Bakkala, çırakla gazete ve ekmek göndermesini söylemek istiyorum. Kalkmak istiyorum artık. Nasıl uyuştuysam kalkamıyorum. Sırtım ağrıyor. Kötü bir koku.

Saat dokuz. Belki süt de istemeliyim bakkaldan. Beni pek sevmez. Kalmadı süt der. Beni mahalleli pek sevmez. Çocukları kovalayan, alt kata da üst kata da rahat vermeyen yaşlı bir memur emeklisiyim ben. Sahi, uzun süredir emekliyim. Saat dokuzdan beri. Yok canım. Daha da öncesinden. Bastonumu alıp aşağıdakilere atmak istiyorum. Ama susuyorlar birden. Bıçakla kesilmiş gibi sesleri gidiyor.

Sırtım, ah şu sırtım. Bir yan dönebilsem geçer belki. Ama hiçbir uzvumu hissetmiyorum. İnme mi indi yoksa? Bu çok korkutuyor beni. Kim bakar bana. Açlıktan, susuzluktan ölürüm şuracıkta. Karımın bedduaları tuttu herhalde. Bir bardak su verenin olmasın demişti gitmeden önce. Ne zamandı bu? Saat dokuzda. Henüz gençtim o zamanlar. Hafta içi çalışır, hafta sonu arkadaşlarla toplanırdık. Hiç yorgun hissetmezdim. Hayatımda hiç yorgun hissetmedim. Kötü kokuya katlanamıyorum artık.

Tavan kararıyor giderek. Önce çatlaklar görünmez oluyor, sonra tavanın kendisi. Duvar yok. Saat yok. Ama dokuz olduğundan eminim. Perdeyi ise yüzümde hissediyorum ama göremiyorum. Bir süre sonra, saat dokuz civarı, bir hareketlilik hissediyorum. Eller dolaşıyor boğazımda, göz kapaklarımı kapatıyor biri. Üzerimi örtüyorlar. Battaniyenin kesif kokusunu ve yünlü dokusunu hissedebiliyorum. Ama birazdan onu da yitireceğim, biliyorum. Mütemadiyen sızlıyorum, içimden. Mütemadiyen sızladım, sızlandım hayatım boyunca. Yaşlı bir adamdım. Mütemadiyen ölümü andım. Ölümü anarak kendimi hazırlarım sandım. Yanıldım. Bu başıma hiç gelmez sandım.

Ama öldüm.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.